Capture Couple

Açıklanamayan İnfertilitenin Beş Olası Nedeni ve Çareleri

Çiftler çocuk sahibi olmak istediklerinde bu olay kimi zaman gayet doğal bir biçimde gerçekleşirken kimi zaman bu istek oldukça zorlu bir sürece dönüşebilir. Hamile kalmaya çabalayan kadınların fertilite ve onun karşıtı olan infertilite kavramları üzerine bilgi sahibi olmaları, basit beslenme ve yaşam tarzı değişikliklerinin bile bu çabalarında onlara çok yardımcı olabileceğini bilmeleri gerekir — fertilite üretken yıllarında bir kadının genel sağlık durumunun barometresi gibidir yani kadında fertilite problemi varsa bunun çözümünde vücut bir bütün olarak düşünülmeli, çocuk sahibi olamama durumunun başka sağlık sorunlarının önemli bir göstergesi olabileceği unutulmamalıdır. Düzensiz adet görme, premenstrüel sendrom, duygu durumu değişimleri, açıklanamayan infertilitenin altında yatan nedenler sadece hormonlarla sınırlı olmayabilir. Bir kadının üreme sorunu, onun genel olarak sağlık durumuyla ilgili daha büyük bir sorunun varlığıyla ilgili olabilir.
İnfertilite genel anlamıyla bir yıl süreyle veya 35 yaşın üzerindekiler için altı ay korunmasız sekse rağmen hamile kalamama olarak tanımlanır. Çocuk sahibi olmakta güçlük yaşayan çiftler çoğu kez bir kadın doğum uzmanına başvurur veya bir endokrinoloji uzmanından görüş alırlar. Testlerde ovülasyon bozuklukları, üreme organlarıyla ilgili sorunlar ya da sperm sayısının düşük olması gibi erkeğe ait faktörler değerlendirilir. Bütün bunlara rağmen çiftlerin üçte birinde hiçbir olumsuz faktöre rastlanmaz. Bu tip infertilite olgularına “açıklanamayan infertilite” tanısı konulur. İnfertilite sebebinin açıklanamamasını kabul etmek, çiftler için duygusal açıdan kolay değildir.
Konvansiyonel tedavilerde overleri uyaran ilaçlar kullanılmakta olup bu tedavi büyük ölçüde bir deneme yanılma yöntemidir. İn vitro fertilizasyon — yumurtanın vücut dışında döllenmesi — genellikle son ve en pahalı çaredir. Bunun da gebelikle sonuçlanacağı kesin değildir.
Tamamlayıcı tıp konseptinin gelişmesiyle birlikte bu alanda çalışan uzmanlar ise bugün fertilite olayın daha bütüncül bir açıdan yaklaşarak, infertilitenin altında yatan gerçek nedenlere odaklanırlar. Pek çok çiftte infertilite birden fazla faktöre bağlı olabilir; ovülasyon (yumurtlama) gebelik koşullarından sadece biridir.
İnfertiliteyi sadece döllenmeyle ilgili bir sorun olarak görmek yerine, vücudun daha temel sistemlerine daima bakılması yararlı olacaktır. Holistik yaklaşım — kendi başına veya konvansiyonel fertilite tedavileriyle birlikte uygulandığında — daha başarılı sonuçlara ulaşılmasını sağlar.

Enflamasyon ve İnfertilite
Fonksiyonel ve tamamlayıcı tıp yaklaşımında infertilite dahil birçok kronik bozukluğun altında yatan nedenin, kronik enflamasyon süreci olduğuna inanılmaktadır. Enflamasyonu ortadan kaldırmadan infertiliteye çare aramak, adeta “bir evi parti devam ederken temizlemeye” benzer.
Kronik enflamasyon bağışıklık sisteminin sürekli aktive olması anlamına geldiğinden, bu süreçte vücut enflamatuar sitokinlerle dolup taşmaktadır. Bağışıklık sistemi çevresel toksinler, gıda duyarlılıkları ve kronik stres gibi tetikleyicilerle karşılaştıkça immün aktivasyon ve buna bağlı kronik enflamasyon devam eder.
Enflamatuar yanıtlar erken düşükleri kolayca tetikleyebilir. Bir embriyonun rahime başarıyla yerleşebilmesi için, annenin bağışıklık sisteminin “düşman istilacı” ile “dostça karşılanması gereken misafiri” ayırt edebilmesi gerekir. Döllenmiş yumurta anneye yabancı olan ve babadan gelen genetik unsurlar içermektedir. Bunun embriyoya karşı bir immün red reaksiyonunu tetiklememesi için, memelilerde embriyoyu, annenin bağışıklık sisteminden koruyan T-regülatör hücreleri bulunur. Embriyoyu koruyucu bağışıklık mekanizması bozulduğunda — otoimmünite, endometriyozis ve kronik enflamasyon gibi durumlar bozulmanın nedenleri arasındadır — tekrarlayan düşükler meydana gelmektedir.
İntegratif fertilite uzmanları enflamasyonu, pek çok fertilite sorununun kökeni olarak kabul ederler. Şimdi üreme sistemi ile bağışıklık sisteminin arasını bozabilecek beş olası gizli faktöre göz atalım:

1. Otoimmün Bozukluklar
Enflamasyon ve otoimmünite ayrı ayrı süreçler olmakla birlikte bunların ortak bir taktikleri vardır: İkisi de bağışıklık sisteminin embriyo dahil her yabancıyı istilacı olarak algılamasına neden olur. Araştırmacılar vücudumuzun kendi dokularına saldırmasına neden olan yüzlerce otoimmün hastalık saptamışlardır. Bunlardan en çok bilinenleri — Hashimoto tiroditi, romatoid artrit ve çölyak hastalığı — döllenmiş yumurtanın ana rahmime tutunamaması ve tekrarlayan düşüklerle bağlantılı olması mümkündür.
Otoimmün hastalıklara yakalananların yüzde 75’i kadınlardır. O nedenle otoimmün hastalıkların erken tanı ve tedavisi, hamile kalma şansını artıran önemli bir faktördür. Ancak otoimmün hastalık belirtilerinin çoğu kez genel semptomlardan ibaret olması, bunların teşhisini güçleştirmekte ve hastalara ortalama dört yıl ve dört doktor vizitinden sonra tanı konulmaktadır. Otoimmün hastalıklar genellikle sessiz seyreder. Bunların ilk semptomu kadının düşük yapması olabilir. Erken menopoz (erken over yetersizliği), gebeliği komplike eden kan pıhtılaşması bozuklukları ve düşükler de otomimün hastalık semptomları arasındadır. Tekrarlayan düşük, üreme çağındaki kadınların yüzde 2 ila 5 kadarını etkilemektedir. Düşük yapan kadınların immün profilleri incelendiğinde romatoid artrit veya lupus gibi otoimmün durumlara yatkınlık olduğu görülmektedir.
Gebe kalmakta güçlük yaşayan her kadının, tedaviye başlanmadan önce otoimmün hastalıklar yönünden incelenmesi ya da hamilelik planlayan kadınlarda otoimmün hastalıkların araştırılmasıyla ileride yaşanacak sorunların önüne geçilebilir. Özetle immün regülasyon döllenmiş yumurtanın ana rahminde tutunması (konsepsiyon) ve gebeliğin sürdürülmesinin anahtarıdır. Antinükleer antikor (ANA) dahil olmak üzere doktorunuz size otoimmün hastalıklarla ilgili ayrıntılı bir test paneli önerebilir. İnfertilitede T hücreleri, B hücreleri ve doğal katil hücrelerin sayısının artışının yanı sıra antitiroid antikorların ve antinükleer antikorların yüksekliği ile infertilite arasında bağlantı olduğu bilinmektedir.
Otoimmüniteyi tetikleyen gluten veya başka gıda dduyarlılıkları, stres, toksinler gibi faktörlerin saptanarak bunlardan kaçınılması gibi beslenme ve yaşam tarzı değişimleri kimi zaman tedavi için yeterli olabilir ama tiroid yetersizliği olan kişilerde tiroid hormonu desteği de gerekebilir.
2. Tiroid Bozukluğu
Tiroidi etkileyen otoimmün sorunların fertilite üzerinde güçlü bir etkisi vardır. Vücudun kendi tiroid bezi dokusuna saldırdığı bir enflamasyon yanıtı olan Hashimoto tiroiditi hipotiroidi olgularının yüzde 90 kadarından sorumlu olup International Journal of Endocrinology dergisinde 2014 yılında yayınlanan bir çalışma Hashimoto hastalarının yüzde 47’sinin hamile kalmakta güçlük yaşadıklarını göstermiştir.

Tiroid fonksiyon bozukluğu kadınlarda yumurtlamasız adet döngüsü (anovulatuar siklüs) riskini artırmaktadır. Kadın adet görmesine karşın yumurtlama olmamaktadır. Ayrıca tiroid hormonu düzeylerinin düşük olması, seks hormonu bağlayıcı globülin düşüklüğü ile bağlantı olup bu da foliküllerin büyümesi ve gelişmesiyle etkileşmektedir. Tiroidle ilişkili başka bir durum olan hiperprolaktinemi de anovulatuar siklüse neden olur; hipofiz bezinde prolaktin hormonunun fazla üretilmesi demek olan hiperprolaktinemide prolaktin vücudu süt yapmaya yönlendirirken yumurtlamayı baskılar. Prolaktin salınmasındaki artış doğumdan sonraki ilk birkaç ayda süt veren kadının hamile kalmasını önlemeye yönelik bir mekanizmadır ama hamile kalmaya çalışan bir kadında hiperprolaktinemi yumurtlamayı baskılayan bir faktör haline gelir.
Tiroid kolesterolden sentezlenen — “ana” hormon olarak bilinen — pregnenolonun östrojen, testosteron, DHEA ve en önemlisi progesterona dönüşmesine yardımcı olmaktadır. Tiroid yetersizliği pregnonolon üzerinden progesteron yetersizliğine neden olarak fertilite için sorun yaratabilir. Adet döngüsünün luteal faz olarak bilinen ikinci yarısının kısalmasına yol açar. Bu dönem kısaldığında ise rahim içerisinde dokuların döllenmiş yumurtayı tutacak olan dokuların oluşmasında sıkıntı yaşanır ve döllenmiş yumurtanın yerleşmesi için elverişli bir ortam oluşamaz.
Tiroid soruları hamileliğin sürdürülmesini de güçleştirir. Tiroid antikorlarının düşük riskini artırdığını gösteren çalışmalar vardır. Düşük yapma oranları tiroid antikorları bulunan kadınlarda iki üç kat daha yüksektir. Üşüme, açıklanamayan kilo artışı, kendini sürekli yorgun hissetme gibi belirtiler sizi geniş bir tiroid paneli yaptırmaya yönlendirmelidir. Bu panelde TSH ile birlikte antitiroid antikorların bulunması gerekir.
Ayrıca pregnenolon hormonu kolesterolden üretildiğinden, sağlıklı yağların yeterli miktarda tüketilmesi ve düşük yağlı beslenme çılgınlığından uzak durulması önemli bir husustur. Yakın zamana kadar yaygın bir yanlış beslenme tarzı olan düşük yağlı diyetler infertilite oranlarındaki artış dahil kadın sağlığını olumsuz etkileyen bir faktördür.
Hashimoto hastalarının glutenden uzak durması şarttır. Zira küçük miktarda gluten bile bazı kişilerde immün yanıt başlatabilir.

3. Gıda Duyarlıkları ve İntoleransları
Gıda duyarlıkları düşük düzeyde bir enflamasyonu tetiklediklerinden, infertilite olgularında potansiyel şüpheliler olarak kabul edilmektedir. Aynısı gıda intoleransları için de geçerlidir. Gıda intoleransları vücudun süt ürünlerindeki laktoz gibi belirli gıda maddelerini parçalamak için gerekli enzimlerin noksanlığına bağlıdır. Eğer gıda intoleransınız varsa ilgili besinden küçük miktarda yenmesi bile sistemik bir immün aktivasyonu tetikleyer yaygın bir enflamasyona neden olabilir.
Anafilaktik alerjilerden farklı olarak gıda duyarlılıklarının semptomları 72 saat gibi geç bir zaman sonra ortaya çıkabilir. O nedenle sebep sonuç bağlantısı kurulması ve bunların tanınması güç olabilir. Üstelik belirtiler kişiden kişiye çok farklı olabilir. Başağrısı, şişme, sindirim yakınmaları veya düşünce bulanıklığı görülebilir.

Gıda duyarlılığı veya intoleransından kuşkulanıyorsanız bu konuda çalışan bir hekimden yardım alarak test yaptırmanız, tetikleyici gıdalardan kaçınmanız (eliminasyon diyeti) ve anti-enflamatuar bir beslenme tarzına geçmeniz yararlı olacaktır.

4. Toksinleri Maruz Kalınması
Çevre kirliliğinin fertilite üzerinde etkili olduğu bilinmektedir. 2005 yılında Çevre Çalışma Grubu [Environmental Working Group] tarafından yapılan randomize bir çalışmada yenidoğanların kordon kanında 287 adet endüstriyel kimyasal, kirletici ve böcek öldürücü saptanmıştır. Pek çok toksinin enflamasyonu tetiklediği, bağışıklık sistemini baskıladığı, fertiliteyi azalttığı, hamilelik komplikasyonları ve doğum kusurlarına yol açtığı gösterilmiştir.
İnfertil çiftlerin kanlarında cıva yoğunluğunun yüksek olduğunu bulunmuştur. Başka bir çalışmada ise infertil kadınların kanında kurşun düzeylerinin anlamlı ölçüde yüksek olduğu gözlenmiştir. Ağır metallerin bağışıklık sisteminin vücudun kendi dokuları ile yabancı istilacıları ayırt etme yeteneğine zarar verrerek otoimmün saldırı için ortam hazırladığı düşünülmektedir. Ağır metal kaynakları arasında deniz ürünleri, kozmetikler, diş dolguları sayılabilir.
Ksenoöstrojenler — vücudun kendi östrojenlerini taklit eden yabancı kimyasal maddeler — günümüzde çevresel toksinler arasında önemli yere sahiptir. Bunlar östrojen reseptörlerine bağlanarak östrojen baskınlığı denen bir duruma neden olurlar. Östrojen baskınlığı fertilite için gerekli olan hassas hormonal dengeyi bozmaktadır. Östrojen baskınlığı aynı zamanda meme kanseri riskini artırır. Ksenoöstrojenler özellikle kişisel bakım ürünlerinde ve plastikten üretilen eşyalarda bol miktarda mevcuttur.
Bisfenol-A (BPA) plastikleri sertleştirmekte kullanılan çok tehlikeli bir maddedir. Overlere ve rahime toksik etkili olduğu bilinmektedir. 2016 yılında yapılan bir çalışmada in vitro fertilizasyon (suni döllenme) sürecinde takip edilen kadınlardan en düşük BPA düzeyine sahip olanlarda başarı oranı yüzde 54 iken en yüksek BPA düzeyine sahip olanlarda bu oran yüzde 17’ye inmektedir.
Kişisel bakım ürünlerinden bulunan parabenler de östrojenleri taklit etmektedir. Endokrin bozucu diğer kimyasal maddeler arasında yine plastiklerde bulunan ftalatlar, yer döşemesi, kumaş, halı, gıda ambalajı, şampuan, yapışmayan tavalar, böcek öldürücüler ve daha birçok başka ev eşyasında bulunan perflorooktan sulfonat ve perflorooktanoat vardır. Bunların tümü fertilitenin bozulmasıyla ilişkilidir.
Ksenoöstrojenler dahil toksinlerin ve östrojenlerin vücuttan temizlenmesinden sorumlu organımız karaciğerdir. SNP olarak bilinen gen sekansı değişimleri, karaciğerin bu görevini ne kadar etkin biçimde yapabileceğini belirlemektedir. Eğer karaciğer genetik bir değişkenlikten ötürü östrojenleri veya başka toksinleri temizleyemiyorsa bu, östrojen baskınlığına yol açabilir. Yani genetik yapınıza bağlı olarak vücudunuzda daha fazla toksin birikmesi mümkündür.
Yaygın bir genetik değişkenlik olan metilasyon defektinde vücut folik asiti kullanamadığından, doğum öncesi dönemde folik asit desteği alırken bunun aktif folat formu olan 5-MTHF (L-methylfolate) almanız doğru olacaktır.

5. Kronik Stres
Kronik stres, vücudunuzun maruz kaldığı zorluklara karşı etkin bir şekilde karşılık verebilme kapasitesini bozan her türlü etki olarak tanımlanabilir. Sinir sistemini sürekli aktive eden kronik stres düşük dereceli enflamasyonu tetikler ve hormon üretimiyle etkileşerek fertiliteyi etkileyebilir.
İnfertilitenin yarattığı sosyal baskı, kişinin toplam stres yüküne katkıda bulunur. ‘Açıklanamayan infertilite’ tanısı, çiftleri duygusal anlamda yıkıma ve düşkırıklığına uğratmaktadır. Bunun neden olduğu stres konsepsiyona engel olan faktörlere eklenebilir. İnfertilitenin sebebinin bilinmesi, umut verici bir haber olmasa bile, sebebin bilinmemesine göre kişide bir rahatlama sağlayabilir.
Vücudun stres devresi olarak bilinen hipotalamo-pitüiter-adrenal eksen bir geribildirim devresidir. Bir tehdit durumuda beyine, adrenalin gibi enflamatuar hormonların salgılanmasına izin verme mesajı gönderir. Bu da vücudu ‘savaş yada kaç’ moduna sokar.
“Savaş ya da kaç” modu, “Beslen ve üre” modunun tersidir. Vücut strese girdiğinde üreme yeteneğini geçici olarak kapatabilir. Primer stres hormonu olan kortizolün esas görevi, kan şekeri seviyelerinin yükseltilmesidir. Bunun net sonucu ise insülin direncidir. İnsülin direncinde hücrenin insüline karşı olan duyarlılığı azaldığından kanda insülin düzeyleri artar. Yüksek insülin düzeyleri overler üzerine doğrudan toksik etkilidir ve kadında testosteron artışına neden olur. İnfertilitenin sık rastlanan nedenlerinden olan polikistik over sendromunundaki birincil bozukluk budur.
Progesteron hormonu kortizolün yapıldığı (prekürsör) hormonlardan biridir. Stresiniz çok fazla ise böbreküstü bezleriniz kortizol yapmak için progesteronu kullanır. Progesteronun azalması vücutta daha önce söz ettiğimiz östrojen baskınlığını artırır. Yüksek kortizol düzeyleri tiroidin çalışmasını da yavaşlatarak anovulatuar siklüse katkıda bulunur.
İnfertilitede meditasyon ve yoga gibi stres giderici gevşeme tekniklerinin uygulanması, dans ve müzik kortizol düzeylerini düşürücü etki yapmaktadır. Daha çok uyku uyumak, kısa şekerlemeler dahil kortizol düzeylerinin düşürülmesine yardımcı olur. Ayrıca kortizolü tetikleyen aşırı egzersizden kaçınılmalı, daha düşük yoğunlukla bir egzersiz programı uygulanmalıdır.